Süperkahramanların öldüğü gün
Odamdayım. 2008’in ve 29 yaşımın son demleri.
Odamdayım. 2008’in ve 29 yaşımın son demleri. Şöyle bir içim
geçiyor, biraz gözlerimi kapıyorum, saniyeler içinde 20’li yaşlarım bitiyor.
Şimdi gelecekteyim, hani hiç gelmeyeceğini sandığım gelecekte. Ama hayallerimin
mimarisi bu değil, olmamalı! Ben kervansaraylar hayal etmiştim, uçsuz bucaksız
yeşil vadiler, rengârenk çiçekler. Doktoramı yapacaktım, Johnny Deep’le
evlenecektim, sonra mutlaka bir kitabım çıkacaktı ve ne kadar edebiyat ödülü
varsa hepsini evimin salonunda özel olarak yaptırdığım camlı dolaba koyacaktım
evime gelenlere gösterecek, kitabımdan pasajlar okuyacaktım. Bu derme çatma kurgu, bu olmamışlık, bu
hiçbir adım atamamışlık da ne? Nerede yanlış yaptım? Tuğlalar mı eksik yoksa
harç mı? Bandı geri sarmak istiyorum. Bir saniye lütfen! Bir nefes alayım,
bakın kalbim küt küt atıyor. Ne demek geri alınmıyor? Öyle saçma şey mi olur
canım! Bu benim geleceğim bir kere, neden geleceğime mani oluyorsunuz? Başa sarın
diyorum size, bir kere daha deneyeceğim. Ne? Başa sarılmıyor mu? E ama yanlış
oynamışım bunca sene. Ziyan mı oldu şimdi hepsi? Hala şişmanım ama! Geçen
Pazartesilerden birinde rejime başlayacaktım. Dalmışım demek, günleri
şaşırmışım. Vallahi önümüzdeki Pazartesi rejime başlayacağım. Yapmayın bunu bana, lütfen, bir şans verin.
Ben böyle bir gelecek hayal etmemiştim diyorum size. Çok eminim ben, bir süper
kahraman gelecek, bana hayatın gizini fısıldayacak ya da, ya da Amerikalı bilim
adamları genin şifresini çözüp, anti-şişmanlık hapı bulacak daha sabah, öğlen,
akşam aç karna alıp, şıppadanak zayıflayacağım.
Aman Allahım! Panik! Git başımdan Pan! Ait olduğun çalılıklara saklan da
kendi mitinin halkını korkut, beni değil. Her tarafımdan ter boşanıyor. Hükümetten
bir af çıkmaz mı? Hani 10-15 kilo indirim yapsalar bari… Çok değil, sadece
10-15 kilo bir avans istiyorum. Sonra acemi şansı falan derken gerisini ben
getireceğim söz. Olmayacak ha? Bunca kilonun ortasında tek başıma mı kaldım
yani?
Bir çocukluk arkadaşım vardı. Böyle incecik… 3 kilo alsa
dert eden cinsten… Aylardır görüşmüyoruz. Arkadaşlığımızın sadece telefonda,
msn’de ya da ev ziyaretlerinde devam ediyor olması onu sıktı demek. Bana en son
“seninle ortak hiçbir şey yapamıyoruz Demet” demişti. Ben onunla alışverişe
gitmiyormuşum. Gitmem tabi. Herkes bana bakıyor. Mahkûmum ben anlasana. O
nefret ettiğim büyük beden mağazasından başka bir yere gidemiyorum. Geçenlerde
birine hediye almam gerekiyordu. Mecburen gitmek zorunda kalmıştım o kocaman
alışveriş merkezine. Dev gibi bir akvaryuma benziyor hem. Gerçekten nefret
ediyorum. Gidene kadar saatler boyunca kendimi ikna etmek zorunda kaldım. Derin
derin nefesler aldım verdim. En sonunda kapısına kadar gelince, şöyle
ciğerlerimi iyice şişirip atıverdim kendimi o dev akvaryumun içine. Zayıflara
ait bir mağazanın önüne geldim. Bir atkı
almak istiyordum. İçeri girdim korkak adımlarla. Sarı saçlı, 45 kiloluk
anoreksik tezgâhtar kızın bana bakışı derimi dağladı. “Biz de sana göre bir şey
yok şişkoooooo” diye bağırıyordu gözleri. Ben de ona çıkarıp diplomamı
göstermek istedim ama evde kalmıştı. Acaba CV’mi bir t-shirt’e mi bastırsam?
Belki o zaman azcık olsun adam yerine konulabilirim. Ben, dedim, iğrenir bir
sesle, bir arkadaşıma hediye almak istiyorum da. Şu atkıların başka
renklerinden de var mı acaba? Sattığı kıyafetleri denemeye çalışıp deforme
etmeyeceğimi anladığından rahatladı birden anoreksik tür. Ağzını büze büze,
şöyle bir kırmızı var, bir de mavi, bir de yeşil, dedi.
Bundan bir sene önce arkadaşıma dedim ki “ya ımmm, şeyyyy,
ben doktora gitsem ama nasıl yapacağım bilmiyorum ki, sence becerebilir miyim?”
Sonra durdum “benimle gelir misin?” dedim. Bunca kilonun içinde zayıf
düşmüştüm. Kendiyle tezat bir durum biliyorum. Heyecanlandım sonra, bir umut yeşerdi
içimde orman oldu. “Valla ya, sen benle her hafta gelsen doktora, sonra hafta
içi köpek falan yürütürüz, belki zayıflarım bu sefer.” Tamam, dedi. Hemen
randevu aldım doktordan, ilk Cumartesi beraber gittik. 115 kg çıktım tartıda.
Utandım, kızardım, morardım. Renk skalasında ne kadar renk varsa hepsini tek
tek yüzümün derisinde denedim. İlk 2 hafta geldi benimle. Sonraki hafta uyuya
kaldı. Bir sonraki hafta geç kaldı, ben de aramadım. “Yok, önemli değil
vallahi, zaten erkendi, ben de hemen gidip geleyim diye düşündüm,” dedim.
Hâlbuki önemliydi. Bir sonraki hafta orman yangını çıktı. Umut nerede? Dağa
kaçtı. Dağ nerede? Yandı, bitti, kül oldu. Gitmedim bir daha doktora. Telefon
numaramı da değiştirdim beni bulmasınlar diye. Utanıyordum çok. Nasıl açıklanabilirdi
ki 2-3 hafta içinde dinozor büyüklüğünden kertenkeleye dönüşen motivasyonum?
Unutturdum kendime kaç kilo olduğumu. Şaka değil. İsteyince tüm detayları
silebiliyorum zihnimden. Bazen annemle kardeşim eskiden olmuş bir şeyi
konuşurken, “aaa o ne zaman oldu” deyişim boşa değil demek. Hâlbuki olayın
başrol oyuncusu hep ben çıkıyorum sonradan. Ama nedense hatırlayamıyorum.
Anlamıyorum, neden kimse bana yardım etmiyor? En yakın
arkadaşlarımdan biri o benim, neden bu kadar zor benim için bir şey yapmak? Neyse,
diyorum, bir iç çekiyorum unutuyorum. Masal kahramanlarından biri kurda sordu,
ensen neden kalın diye? Boşlukta bir ses yankılandı, kendi işimi kendim yaparım
da ondan! Zihnimin içinde tekrar, şimdide nefes aldığım, üzerime daraldıkça
daralan Aralık ayına dönüyorum. N’apacağım ben? Kendimi küçücük evimin içindeki
küçücük odama saklıyorum. Hayatım ellerimin arasından kayıyor, etrafımda
moleküllerine ayrılıyor. Belimde tahammül edemediğim bir ağrı var. İki adım
atınca gözümden yaşlar boşanıyor. Annem sürekli “Hadi Demet kalk bir hastaneye
gidelim kızım, felç olacaksın” diyor. Gitsem ne olacak? Doktorun bana ne
diyeceğini bilmiyor muyum?
Hasta Dosyası
İsim: H. Demet Akan
Yaş: 29
Cinsiyet: Kadın
Teşhis: Şişko
Tedavi: Acil kilo kaybı
Ciddi mi doktor? Yapma ya? Yemin et! Geri zekâlı mıyım ben?
Bilmiyor muyum böyle olduğunu. Peki, çözüm ne? Neden zayıflayamıyorum? Neden
her rejimimin miadı en fazla 1 hafta sonra doluyor. Ameliyat mı olsam acaba
diyorum? Mideyi zımbalatsam. Sonra 20 yerine 2 çikolata yer, zayıflarım belki.
Yok yok! Çok para be bu… Babama söylesem bankadan kredi çekse? Ya masada
kalırsam? Daha hayallerim var benim, olmaz! Bohem bir hayatım olacak. Film
senaryosu yazacağım falan. Ya ben Nüfus İşlerine başvursam burcumu
değiştirebilir miyim? Balık olmak istemiyorum artık!
Bundan birkaç sene önce -henüz öğrenciyim ve daha o zamanlar
balıketliyim- TV’de meşhur bir ilaç firmasından çıkan bir zayıflama ilacının
reklamı dönüyor. Vücuda hiçbir zararı yokmuş. Bağırsaklar da kalıp yediğimiz
yemeklerin içindeki yağların emilimini önlüyormuş. O yağlar da dışkıyla
atılıyormuş, dolayısıyla yediklerimizin kalorisi %40 azalıyormuş! Evreka
evreka! Arşimet’i o kadar iyi anlıyorum ki şimdi. Hemen telefona sarılıyorum.
“Alo, baba bir ilaç varmış, bıdıbıdıbıdıbıdıbıdıbıdıbıdıbıdıbıdı, bana biraz
para yollasana.” “Tamam” diyor babam “kaç para?” “Şey, bir kutusu ateş pahası
yeni Türk Lirası.” “Tamam, neyse bakalım ben yollayım sana da bir dene” diyor.
Yaşasın! Hemen eczaneye gidip 2 paket birden alıyorum. İncecik olacağım
incecik. Prospektüsü okuyorum. Bir kez daha okusam vallahi profesör olacağım.
Yan etkilerinde şöyle diyor yediklerinizin çok yağlı olmamasına dikkat edin.
Çok yağlı diyetler yiyen hastalarda pantolonda lekelenmeler olabilmektedir. Başlıyorum kullanmaya. 1 hafta geçiyor, ilaç
etkisini iyice gösteriyor. Ne yesem bağırsaklarım bozuluyor ve içimde ne kadar
yağ varsa dışıma çıkıyor. Hafta içi bir gün annem arıyor cepten “okuldan
dönüşte babaannene uğra” diyor. Babaannemin kapısını çalıyorum. Paketler varmış,
onları eve götürecekmişim. “Çörek yaptım, vereyim mi biraz” diyor. “Ya babaanne hayır! Rejimdeyim ben!” Ama
sonra bakıyorum öyle güzel duruyorlar ki masada. Hem ilaç da içiyorum. 40% daha
az kalori. Küçücükler de. Bir tanesinin yarısını yesem ne olur ki diye kendimi
ikna ediyorum. İki ısırıkta mideye yuvarlıyorum çöreği. Of vallahi de çok
lezzetliymiş. Ama ne kadar iradeliyim gerçekten bak, 2.sini yemiyorum.
Paketleri alıp, bir koşu eve gidiyorum. Üzerimi değiştirip eşofmanlarımı
giyiyorum. Derslere başlamadan önce Betül’lere gideyim bir diyorum. Betül’le
Sinan üst komşumuz. Evliler, benden bir kaç yaş büyükler. Çok iyi arkadaşız.
Kapıyı çalıyorum. Salona geçip, bembeyaz koltukların üzerine oturuyorum. Uzun
uzun konuşuyoruz. Betül kahve yapıyor onu içiyoruz. Derken bir ıslaklık
hissediyorum. Amma da terledim yahu kışın ortasında deyip, elimi yüzümü yıkamak
için ayağa kalkıyorum. Babaannemin çöreğe kattığı ne kadar margarin varsa hepsi
Betül’ün koltuğuna çıkmış! O manzarayı görür görmez geri oturuyorum. Bu sefer
gerçekten terliyorum. O kadar çok ana ve ara tonlarda renge giriyorum ki
bukalemunlara taş çıkartıyorum. Kaş göz ediyorum Betül’e. Anlamıyor ne demek
istediğimi. Yapacak bir şey yok. En sonunda söylüyorum. O an insan kulağının
dayanamayacağı bir desibel yüksekliğinde sesle yer yarılıyor, içine girip magma
tabakasını görüyorum. Betül’le Sinan beni teskin ediyorlar. “Önemli değil
Demetçim, senden kıymetli mi” diyorlar. Rezillikte kendimi Oscar’a aday
gösteriyorum. Sonra koltuğun yüzünü söküp, kendimle ve utancımla beraber eve
götürüyorum. İlaçları çöpe atıyorum.
Üzerimi değiştirip kuru temizlemeci arıyorum. Birkaç gün Betül’le Sinan’ın
yüzüne bakamıyorum.
En iyisi internette biraz sörf yapayım. Kimseye görünmeden
mayo giyip sörf yapabildiğim tek deniz internet. Büyük rahatlık. Kablolar
ardında gerçekleşen bir iletişimin hep Marilyn Monroe’suyum. Evet, evet! Ben en
iyisi şöyle çok zarar vermeyen, insan içinde rezil etmeyen, bitki özlü bir
zayıflama hapı sipariş edeyim. Olmadı annemi gönderirim 7. Caddedeki aktara.
Orada kesin çay, may bir şey vardır zayıflatan. Susadım!
“Anneeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee”
“Hııı?”
“Su getirseneeeeeeeeeeee”
“Tamam, bekleeeeeeee”
Mutfakla oturduğum yer arasında olsa olsa 15 adım var.
Gidemiyorum ama! Belimdeki ağrı çok keskin. Sabahları işe taksiyle gidiyorum.
Dönüşte taksiyle geliyorum. Maaşımın yarısını taksiye veriyorum. Taksiciler
benimkini zengin göbeği sanıyor. Komik misin arkadaşım ya? Acılar
içerisindeyim. Toplu olduğumdan toplu taşım araçlarını kullanamıyorum. Bir
yanım mutlaka oturduğum koltuktan dışarı taşıyor. Göbeğimi toplasam,
kollarımdaki yağlar taşıyor, onları toparlasam bacaklarımdakiler… Toplu taşım
araçlarının toplu şekilde taşınan insanlarının gözleri toplu iğneler gibi
üzerime batıyor. Arada kıkırdaşmalar… Nefret ediyorum hepinizden.
Birkaç ay önce patron çağırıyor yanına. Bana ve arkadaşlara
diğer şubemize gitmemizi söylüyor, tamam diyoruz. İş yeri servisine binmem
lazım… Eyvah! Öğlen öğlen kalabalık olur şimdi o servis. Sabah olsa bomboş
geliyor. Ben de arka kapıdan binip, en arkadaki 5’li koltuğun, sağ taraftan 1,5
koltuğuna oturuyorum. İnmesi de binmesi de kolay oluyor. Şimdi yandık valla.
Servis geliyor. Tam da tahmin ettiğim gibi. Bu sadece bana mı oluyor yoksa
herkesin korktuğu şey başına geliyor mu? Bir umut, gene arka kapıdan biniyorum.
Arka dolu. Ama 2 sıra önde yer var. Şimdi koltukların arasından geçmem lazım.
Hiiiiiiiiiiiii!!! Koltukların arasında sıkıştım. Terlemeye başlıyorum stresten.
Karnımı içeri çekip kendimi var gücümle ileri itmeye karar veriyorum. Ama
içimde karnımı çekip sığdırabileceğim bir yer kalmamış. Hay aksi şeytan,
diyorum. Ters dönmüş kaplumbağa paniğine kapılıyorum. Acaba yanımda sabunlu su
mu taşımaya başlasam? Sıkıştığım yerde üstüme döküp, aradan sıvışıveririm.
Canhıraş kendimi bir obezden beklenmeyecek bir kıvraklıkla öne atıyorum. Hemen
koltuğa oturuyorum. Tabi buna oturmak denirse. Oturur gibi görünmüyorum çünkü.
Katlanan yerlerim görünmüyor. Manasız bir kütle gibi duruyorum koltukta. Yan
koltuğun kalan yarısına da çantamı, elimdeki ıvır zıvırı koyuyorum ki kimse
yanıma oturmaya teşebbüs etmesin. İleriki duraklardan birinde bir mühendis
arkadaş biniyor servise. Elinde laptop’u. Selamlıyor beni sonra yan sıradaki
koltuğa oturuyor. Biraz sohbet ediyoruz. Laptopunu açıp dizine koyuyor. Ben ne
zaman laptop’umu “lap”ime koyacağım acaba diye hayıflanıyorum. Geçenlerde gidip
kendime bir laptop almıştım. Bir heves eve geldim, paketinden çıkardım, açma
düğmesine basıp dizime koymaya çalıştım. Gördüğüm şey karşısında geçici şuur
kaybı yaşadım. Aletin 4’te 3,9’u dizimin dışında kaldı. Ben oturunca göbeğimin
de kucağıma oturduğunun farkında değilmişim meğer. Benden ayrı bir hayatı
olmaya başlamış göbeğimin. O nedenle ona bir isim veriyorum. Bundan sonra senin
adın göbeksu. Adını okuyorum kulağına. Sonra özenle besleyip, büyütüyorum nur
topu gibi göbeksu’yu.
Duvarlar üzerime üzerime geliyor. 30 yaşıma girmeme 3 ay
var. Şaka gibi. Belki de şakadır ne biliyorum! Truman Show gibi mesela… Hani
Jim Carey gerçek sandığı bir TV şovunda yaşıyor ya hayatını. İşte aynı öyle
hayatım. Ucube Şov! Şovmen’e fotoshop ya da inceltici filtre uygulanmadığından
TV’lerinizin ayarlarıyla oynamayın. Evet, bu kadar şişmanım gerçekten!
Ucubeşov, senden nefret ediyorum. RTÜK’e başvuracağım. Çocukların zihinsel
gelişimini engellediğinden yayından kaldırılmalı bence. Bu ucubeşovun
“yapımcısı, yayıncısı ve yapımda emeği geçen herkes”i Hale, Jale, bütün
mahalle. Ben ne yapsam “komplekslerimden” yapıyormuşum. Fahri ve mahalli
psikolog teyzeler, amcalar, ablalar, ağabeyler, dost mu düşman mı belli olmayan
arkadaşlar öyle söylüyorlar. Şu kompleks kelimesi de nereden geldi girdi
hayatımıza? Gündelik meramını 100-200 kelimeyle anca ifade eden bir grup
insanın gündelik ilişkilerine psikanaliz yapmak için sığındıkları ilk liman
oldu “kompleks” terimi. Hâlbuki gerçekten sinirliyim şu müşterinin işinin yarım
yamalak yapılmasına. Bunu iş arkadaşıma sinirli bir şekilde söylemek, bağırmak,
çağırmak, yerlerde sürünen IQ’sunu suratına vurmak istiyorum. Ama yapamıyorum
artık. Beli benden ince çünkü. Söylesem, arkamdan pis, agresif şişko diyecekler
biliyorum. Yutuyorum. Yutmaya alışığım zaten. Her şeyi yutuyorum hakaretleri,
gizliden gizliden ti’ye alınmayı, çikolataları, hamburgerleri, börekleri,
çörekleri, önüme ne gelirse onu! Yutuyorum, yutuyorum…
Uyumak istiyorum. Uyuyunca unutuyorum. Ama uyusam gene
uyanacağım. Uyanıp işe gitmek zorunda kalacağım. Yarın ne giyeceğim diye
düşünmüyorum çünkü her gün aynı şeyi giyiyorum. Toplantılardan nefret ediyorum.
Bizim şirkette neden böyle bir “takım elbise” dayatması var anlamıyorum.
Google’a bir CV yollasam beni işe alırlar mı? Simsiyah pantolonumu ve üzerine
bulduğum siyah bluzu giyiyorum. Siyahın
beni daha zayıf gösterdiğine inanıyorum. Alakası yok aslında, uzaydaki kara
deliklere benziyorum. Kendi içimde
kayboluyorum. Gene akşam oluyor. Eve dönme zamanı.
Annemi arayayım bari.
“zırrrrrr zırrrrrrrrrrrr zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr”
“Alo”
“Ya neredesin ya? Niye çabuk açmıyorsun telefonu”
“Açtım ya Demet”
“Of iyi, ne var yemekte?”
“Kabak yemeği”
Sessizlik…
“Sen benle dalga mı geçiyorsun ya? Git adam gibi bir yemek
yap bana”
“E kızım kabak yemeği yaptım ya”
“KABAĞI SEN YE! YEMEK YAP BANA KADIN!”
“Tamam, tamam ne istiyorsun?”
“Pilav, şnitzel, patates kızartması”
“Tamam”
“İyi hadi hoşça kal”
“Ha dur dur”
“Efendim?”
“Ketçapla mayonez var değil mi?”
“Var var”
“Ha tamam. Şey bir de sakın diyet kolayı unutma bak. 3 lt
kesin var değil mi?”
“Var kızım”
“İyi o zaman görüşürüz birazdan”
“Tamam, hoşça kal”
Kabak yapmış. Deli edecek bu kadın beni bir gün. Kabak da
yemek mi ya? Kuşlar yesin onu. Sinirimden kuduracağım ha! Saatler geçiyor
sinirim geçmiyor. Kabakmış! Hay Allah’ım sen aklıma mukayyet ol! Eve geliyorum.
Gözlerimden ateşler çıkıyor. Pis pis bakışlar atıyorum anneme. Çantamı yere
atıp, arkamda artçı sarsıntılar bırakarak salona ilerliyorum. Evde enfes yemek
kokuları var. Kokular sinirlerimi biraz yatıştırıyor. Salona girdiğimde bir de
ne görüyorum, sofra hazır değil! Tekrar deliye dönüyorum.
“Ya anneeeeeeeeeeeeeeeeeee, ya önceden hazırlasan ölür müsün
şu sofrayı yaaaaaaaa! Ya sen beni sinirlendirmek için mi uğraşıyorsun
yaaaaaaaaa”
“Demet tamam, 5 dakikaya hazırlarım şimdi”
Ne? 5 dakika mı dedi? Nasıl ya? Koskoca 5 dakika nasıl
bekleyeceğim? Şu yemeklerin serumu yok mu? Damardan alsam artık. 5 dakika ha! 1
dakikada tam 60 saniye var! Nasıl bekleyeceğim ben 300 saniye? Gidip yardım
etsem? Olmaz! Belim ağrıyor. Masaya anca otururum. Gidip sandalyeye oturuyorum.
Annem bir koşu hazırladıklarını getiriyor. Bak şimdide önüme yemek tabağı
koyuyor. Yok, bu böyle olmayacak. Ben bu anneme bir türlü kendimi izah
edemeyeceğim. “Ya anne, bu tabak çok küçük, daha kaç kere söylemem lazım? Şu
büyük servislerinden versene ya!” Annem bir koşu servis tabağı getiriyor. Kepçe
kepçe pilav koyuyorum tabağıma, sonra mis gibi patates kızartmalarını üzerine
boca ediyorum. 3 tane de büyük boy şnitzel. Vallahi çok güzel oldu aranjman.
Şimdi son rötuşları atmak lazım. Ketçap ve mayonezle dairesel hareketler
kullanarak dışavurumcu bir teknikle nefis motifler ekliyorum önümdeki
manzaraya. Bıçağı ve çatalı yumuk yumuk ellerimle tutup girişiyorum önümdeki
tepeye. Hızlı hızlı yiyorum. Biliyorum, hızlı yemezsem komşular gelip
çalacaklar yemeklerimi. Yemeklerim benim! Canlarım!
Birden rahatlıyorum. Cennetteyim sanki. Her yanımı bir huzur
kaplıyor. Tabaktakiler bitince biraz moralim bozuluyor. Aslında doydum. Ya da
bilmiyorum belki de doymadım. Doymak neydi unutalı çok oldu. Evrim teorisi
doğru mu acaba? Midem evrilerek işkembe oldu zamanla. Masadan kalksam mı kalkmasam
mı karar veremiyorum. Şöyle 1-2 kaşık pilav daha yesem mi jübile niyetine? Ya
amannnn ne olacak sanki deyip bir iki kaşık pilavı daha atıveriyorum ağzıma.
Çocuğun kalbini kırmayayım şimdi, sevinsin göbeksu. Karnım o kadar çok şişiyor
ki yerimden kıpırdayamıyorum. Yine de tüm gücümü kullanıp kanepeye geçiyorum.
Bir enlem olarak dünyanın etrafına sarınıyorum.
Başım ağrımaya başlıyor gene.
“Anneeeeeeeee başım ağrıyor, apranaks versene. Fort olsun!”
4 taneyi mideye indiriyorum. Başımın ağrısı dayanılır gibi değil çünkü. Canım
yanmasın, bir an önce geçsin istiyorum. Gün geçtikçe baş ağrılarım
şiddetleniyor.
Yemekten 1 saat sonra göbeksu mızmızlanmaya başlıyor. Annemi
bakkala yolluyorum. Kendim gidecek halim yok ya! O kadar şeyi alırken kimsenin
beni görmesini istemiyorum. 5-10 tane çikolatalı gofret, 3-5 tane ıslak kek, 1
kilo dondurma (eğer annemle kardeşim de yiyecekse onlara ayrı bir kap), büyük
boy patates ve mısır cipsi… Hepsini yiyorum. Yanında litre litre diyet kola
içiyorum. Kıpırdayamaz haldeyim. “Demet köpeği bu akşam sen çıkarır mısın” diye
soruyor annem. “Hayır, başım ağrıyor.” Yeni girdiğimiz yüzyılın her günü başım
ağrıyor ve köpeği her gün annem dışarı çıkarıyor. Birkaç hafta önceki bir
Pazartesi rejime başlayıp, köpeği yürüyüşe çıkarmak istediğimde, evden çıkıp
sadece 5-10 adım atabiliyorum. Sonra belimdeki ağrı yüzünden, nefes nefese
kalıp, bir duvarın üzerine oturuyorum. Gözlerimden yaşlar boşanıyor. Canım o
kadar yanıyor ki… Gezme hevesi kursağında kalan köpecik kulaklarını düşürüyor. Eve
gelip, tasmayı annemin eline tutuşturuyorum. “Al sen gezdir.”
Mutsuzum. Eskiden böyle değildi. Üzerimde yağdan yapılmış
ikinci bir insanı taşımıyorken her şey ne kadar güzeldi. Zihnim kadar kendim de
kıpır kıpırdım. Okulda ne kadar mutluydum. Arkadaşlarım, kitaplarım,
müziklerim, filmlerim, hakkında adam boyunda büyük laflar ettiğimiz entelektüel
konular. Şimdi tek düşündüğüm akşam ne yiyeceğim. Ancak böyle rahatlıyorum.
Kendime damardan verdiğim yiyeceklerin zaman içerisinde yan etkileri ortaya
çıkıyor. Eskiden balıketliyken ve belki de bu şekilde göze hoş gelirken şimdi
balina gibi başka balıklara benziyorum.
2008’in son günleri… Çıkış yolum yok. Köşeye sıkıştım. Yaş
oluyor 30. Sene olacak 2009. Yahya Kemal Beyatlı’yla “dönülmez akşamın
ufkundayım.” Yaşım ilerledikçe kilom da ilerliyor. Kaç kiloyum bilmiyorum.
Bundan 1-1,5 sene önce doktorum beni tarttığında 115 kiloydum. Hala öyle
olabilmeyi umuyorum. Ama sonra bu düşünceyi alıp bir kenara atıyorum.
İnsanların davranışları gün geçtikçe daha kötü bir hal alıyor. Had, hudut nedir
herkes unutmuş görünüyor bu gezegende. Herkes herkesin özel alanını işgal
ediyor. Bu işgal kuvvetlerini geri püskürtme vakti geldi de geçiyor. Ama nasıl?
Geçen yaz yolda yürürken babamın arkadaşlarından birisiyle
karşılaşıyorum. Karısıyla yürüyüşe çıkmışlar. Dakika 1, gol 1 sayın seyirciler.
Ben daha hal hatır sormaya yeni başlamışken, adam kalkıp bana “bu ne hal? Amma
şişmişsin” diyor. İnsanlık onurumu 42 numara ayaklarının altına alıp çiğniyor.
Şişmek de ne demek? Sinirim jackpot’u vuruyor. Makinemde 3 armut yan yana
diziliyor. Sirenler, ziller çalmaya başlıyor. O armutların iyisini bu ayıya
yedirmem lazım. Gene pis, agresif şişko olacağım işte. Ama insanım ben! Neden
bu kadar üzerime geliyorsunuz ki? “Hadi ya **** abi diyorum? İyi ki söyledin,
ben de bir terslik var bende ama nedir diye düşünüyordum uzun zamandır.
Söylemeseydin farkına varamayacaktım!” diyorum. Karısı durumu toparlamaya
çalışıyor. “Demetçim **** abin 10 kilo verdi de, biliyorsun kalbinden biraz
sıkıntısı vardı, o nedenle işte herkese zayıflasın diye aynı şey söylüyor”
diyor. Geberse keşke diye geçiriyorum içimden. Her önüne gelen bana mutlaka
yeni bir rejimden bahsediyor. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama mutlaka laf
sohbetin ilk 10 dakikasında ani bir U dönüşü yapıp kilo vermeye ya da spora
geliyor. En çok da babaannemin arkadaşlarından nefret ediyorum. Bütün gün
oturup kadın programlarını seyrediyorlar, sonra ne zaman karşılaşsak, açılış
cümlelerini geçenlerde yeni öğrendikleri
bir rejimle kuruyorlar. “Kızım bak, lahana çorbası yapsın annen sana, 1 haftada
3 kilo veriliyormuş” diyorlar. Sonra babaanneme dönüp “ahh Nahide Hanım pek de
güzel yüzü var, keşke biraz kilo verse senin bu torun” diyorlar. Ya moruk,
oradayım ben, bak önünde duruyorum, neden şuurunu henüz kazanamamış 5 yaşında
bir çocuğun gıyabında konuşur gibi konuşuyorsun huzurumda. Kaç yaşında insanım
ben! Ama şişkoyum ya, daha rüştümü ispat edemedim bunların nazarında. Babaannem
de yazık, kendince beni savunmaya çalışıyor, “***** Hanım, daha genç o, verir
verir” diyor. Sonra sülün gibi torunlarından bahsediyorlar o moruklar.
Nişanlanıyorlarmış yakında. Elbiseler, sözler, nişanlar, yüzükler. İyi de ben
de senin torunun bilmediği bir sürü şey biliyorum! İlk Led Zeppelin’i 12
yaşındayken dinledim. Bunun hiç mi değeri yok? Yerçekimli Karanfil bir çiçek
değil Edip Cansever’in şiiridir mesela. Hıh! Ama doğru senin torunun beli
benden ince. Gözlerimden kızılötesi
ışınlar çıkararak o morukları orada öldürmeye çalışıyorum, ıkınıyorum
ıkınıyorum ama hiçbir şey çıkmıyor gözlerimden. Ellerimi yumruk yapıp çıkıyorum
babaannemin evinden. Sokağa çıkmaktan ve tanıdığım insanlarla karşılaşıp baştan
aşağı süzülmekten ve diğer uzuvlarıma nazaran göbeğimde biraz daha uzun kalan
gözlerden ölesiye nefret ediyorum en sonunda. O yüzden bir yere gitmek zorunda
kaldığımda sadece taksiye biniyorum. Yolda birileriyle karşılaşma ve aşağılanma
ihtimallerini sıfırlıyorum.
Gerçekte kim olduğum, kişiliğimin, karakterimin haritası
zamanla üzerime eklenen yağların altında görünmez, erişilemez bir coğrafya
oluyor. Bir Demet vardı bir zamanlar… Bir de, orada bir köy vardı uzakta
gitmesek de, görmesek de bizim köyümüz olan. Yetişkin, kocaman bir insanım ben.
Kocaman derken sadece fiziksel olarak değil kafa olarak, ruh olarak… Ama
yetişkin muamelesi görmüyorum artık. Her günün sahnesinde bana daha çok “komik
şişko kız” rolü düşüyor. Yönetmeden ne kadar “karakter rolleri” istesem de
benim rolüm biçilmiş çoktan! İnsanlarla özel meselelerimi konuşmayı fazla
sevmediğimden ya da bu tip girişimlerimin karşımdakinin suratında beni
anlamayan bir ifadeyle sonuçlanmasından ötürü hayal kırıklıkları üzerinde
yürüyüp, ayaklarımı kanattığımdan kendi içime kapanıyorum. Kendimi kendi içime
kilitleyip anahtarı yutuyorum.
O kadar çaresizim ki. Odamın perdesini aralıyorum. Yüzümü
pencereye dönüp gözlerimi kapatıyorum. Düşüncelerimle evrende gezindiğini
umduğum UFO’lara sinyal göndermeye çalışıyorum. “Buradayım, buradayım, ben
dostum, kaçırın beni!” Bekliyorum, yardım umduğum insanlardan hiçbir şey
göremedikten sonra belki bir UFO tarafından kaçırılırım diye ümit ediyorum. I
ıhh! Kimse gelmiyor. Superman, Batman, Wonderwoman, Actionman, Spiderman,
Elektra, Zorro, Tarzan, He-man, She-ra, PowerRangers, Ninja Turtles ya da
Voltran! Tek tek isimlerini söylüyorum. Gözlerimi kapatıp iyice konsantre
oluyorum. Hadi artık biri gelsin! He-man beni tutup çeksin bu içinde boğulduğum
girdaptan. Hadi ya, gölgelerin gücü adına lütfen! Ya da filmlerde olur ya hani,
aynı o şekilde bir şimşek düşse üzerime de o sırada Kate Moss’la ruhlarımız yer
değişse?
Olmuyor. İçimde, rüzgârlı bir uçurumun kenarında yanımda
bildiğim tüm süper kahramanlarla beraber duruyorum. Senelerce medet umduğum
zayıflama çözümleri, hayatın gizini bana
fısıldayacağını beklediğim insanlar, öğretiler ve süper kahramanlar hepsi bir
bir uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor. Hepsi hızla giden bir arabanın canıma
yapışan sinekler gibi yapışıyorlar zemine. Süper kahramanlar öldü! Bir başıma
kalıveriyorum oracıkta. Peki, bana kim yardım edecek şimdi? Kendi kendime
yardım edebilir miyim acaba? Bunca seneden ve bunca denemeden sonra acaba
çözümü kendimde mi aramalıyım ne?
15-16 yaşlarımdayken Zafer Abimin bana hediye ettiği o
minnacık cep kitabını buluyorum. Başarının Kilometre Taşları. Yazarı Feridun
Yılmaz Yüceler. O kitabı yüzlerce kez okumuşluğum var. “Genç dostum” der
Feridun amca. Amca olduğunu tahmin ettim hep yazım tarzından. “Dikkat et genç
dostum!…Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir kenara
çekilir.” Kitaplıklar dolusu kitap okudum, gittim üniversite okudum, master
yaptım. Hiçbir kitap seninki kadar samimi gelmedi bana amcacım. Benim gizli
kaynağım, bir büyük tavsiyesine ihtiyaç duyduğum zaman sığındığım tek yer senin
cümlelerin. Kim olduğunu bilmiyorum ama bana “genç dostum” demen hep çok hoşuma
gitti. Sen çok yaşa Feridun Amca!
Kendimi değiştirmem lazım, anlıyorum. Yüzyıllardır aynı
hedef için uğraşmış olsam da en sonunda neden bugüne dek başaramadığımı idrak
ediyorum. Bir firar planım yok benim! Plansız hedeflerse sadece birer dilek
olup çıkıyorlar en nihayetinde. Geçmişime baktığımda kuyruklu yıldızların
tozlarına onlarca dilek bağladığımı görüyorum. Uykumdan uyanacak gibiyim sanki
hissediyorum. Uyuyan Güzel’in yüzyıllık uykusuna dalmışım senelerdir. Yeni
anlıyorum. Öyle derin bir uyku ki bu, susuzluğumu dindirmek için mutfağa gidip
su içtiğimi sanıyorum. Hâlbuki yerimden bile kıpırdamamışım. Yine de sanmışım
işte kendini gerçek gibi hissettirmiş zihinsel kandırmacalar. Şöyle bir
silkiniyorum içimde. Ha gayret! Aç kızım gözünü. Zen bahçelerdeki koşulsuz
sevgiler sadece birer TV programı. Sen kendine sahip çıkmazsan kimse
çıkmayacak. Aç gözünü! Aç!
Gözümü açıyorum. O kadar çok uyumuşum ki gözlerim çapak
içinde. Mahmurluğumun altından bir farkındalık selamlıyor beni. Saat kaç? Saat
tam farkındalık saati! Tamam o zaman, diyorum, alacağım dizginleri elime! Bu
sefer bir planım da olacak. Doktorumu aramalıyım. Ama şimdi geç oldu. Hem
utanıyorum da. En iyisi mail atayım.
From: demet akan (demetakan@hotmail.com)
Sent: Friday, December 12, 2008 11:24:12 AM
To: s*****@yahoo.com
Sevgi Hanım Merhaba,
Aslında telefon edecektim ama böyle belki daha iyi ifade
edebilirim kendimi diye yazayım dedim. Öncelikle Bayramınızı tebrik ederim.
Umarım her şey yolundadır.
Hemen konuya giriyorum. Benim yardıma ihtiyacım var. Geçen geldiğim zaman kaçtım biliyorum. Devam
etmedim vs. Ama artık o kadar kötü bir haldeyim ki nasıl tarifleyeceğimi
bilemiyorum. Hayatımı bir şekilde cehenneme çeviren bu saçma sapan sorundan
kurtulmak istiyorum. 3 ay sonra 30
yaşıma giriyorum. Halen bu sorunla uğraşıyorum. Psikolojim altüst. Zaten böyle
olmasına etken birçok sebebim de var. Ben her zaman sanki hani hayatımdaki
diğer sorunlarım düzelince bu da kendiliğinden geçecek sandım ama diğer
sorunlar hiç bitmiyor. Aksine katlanarak geliyorlar üzerime. Yaşım da 30 olmak
üzereyken artık “isyan” çığlıkları atıyorum.
Dediğim gibi iyi bir psikolojide değilim ama kararlıyım.
Bunun bir yere gittiği yok. İşime, insan ilişkilerime, her şeyime yansıyor. En
son artık iş arkadaşlarımdan biri de arsızca beni eleştirip “ee Demet hanım ne
zaman sizi zayıflamış göreceğiz” deyince, illallah dedim. Yani neden insanların
bana bu kadar şaka yollu veya ciddi hakaret etmelerine müsamaha gösteriyorum
bilemedim. Kendime neden bu kadar eziyet ediyorum bilemedim. Fakat şöyle de bir
durum var. Bu durumun değişmesini tüm kalbimle isterken diğer yandan da bir
şeyler yapmak o kadar zor geliyor ki. Bunu da artık bir nevi inançsızlığa
yoruyorum ben. Yani kendime de inancım pek kalmadı galiba. Geçen sene eve koşu
bandı aldım. Ama evde koşu bandı var diye eve girmek istemedim. Sonra bir koşu
bandıyla aynı evde yaşamak istemediğim için, gittim bir arkadaşıma sattım. Yani
spor salonu, koşu bandı, egzersiz aletleri/programları, yürüyüş yolları falan
bende felaket bir direnç yaratıyor psikolojik olarak. Mesela Anıtkabir yolunda
senelerdir, “zayıflama” umuduyla o kadar çok yürümüşüm ki, o yoldan geçmek bile
istemiyorum. Gündüzleri sokağa çıkmak istemiyorum. Hava kararsın diye
bekliyorum köpeğimi gezdirmek için. Hoş onu da gezdiremiyorum ya. Mecbur olmasam işe bile gitmeyeceğim belki. O
derece nefret ettim her şeyden. Ama bir yandan düzelmesini de istiyorum. Yani
bir yanımda hala öyle bir umut var. O nedenle her ne kadar ben kaçmış olsam da,
yardımınızı istiyorum.
Yalnız Sevgi Hanım, sizden bir ricam olacak. Sizi aradım ama
bulamadım. Herhalde bayram nedeniyle kapalısınız. Pazartesi geleceğim, öyle
umuyorum. Sizden bir ricam olacak. Hiçbir şekilde kaç kilo olduğumu öğrenmek
istemiyorum. Bu benim için çok önemli. Çünkü bu gerçeğe dayanabileceğimi hiç
sanmıyorum. Ben bugün başladım sizin listeleri uygulamaya. Hani en azından
Pazartesine kadar midem biraz rahatlasın istiyorum. Ben tam konsantre olacağım.
Ne gerekirse yapmaya çalışacağım. Ama ilk aşamada, bilmiyorum, belki kendimi
yürüyüş yapmaya pek ikna edemeyebilirim. Diyet konusunda çok hassas olacağım
kesin. Önümüzdeki yaza kadar bu yağlardan ciddi bir oranda kurtulmak istiyorum.
Kendimi zaman içinde çok iyi tanıdım. Hangi hallerde kaytaracağımı, ne
hissedeceğimi, vs. çok iyi biliyorum. Şu anda bu çırpınış halindeki isteğimi
yakalamışken, bunu tedavi ile desteklemem lazım. Bu konuda da sizden başka
yardım isteyebileceğim başka kimse yok. Beni hastanız olarak kabul ederseniz
çok sevinirim.
Umarım yakında görüşürüz.
Sevgiler
Demet
Bunca sene yardımı hep dışarıda aramışken, anlıyorum ki
muhtaç olduğum kudret hakikaten de damarlarımdaki asil kanda mevcutmuş. O an
içimde, ucunda durduğum ve sendelediğim rüzgârlı uçurumdan bir adım geri
atıyorum. Üzerime bir rahatlık geliyor. Artık nereye gittiğimi biliyorum, yol
ver bana, bir kenara çekil dünya!
Kocaman bedenimi yatağın üzerine atıyorum. Her gece kendime
mezar edinip, ruhumu içine gömdüğüm yatağımda bu sefer, yeniden hayaller
kuruyorum uykudan önce. Düşünmeye başlıyorum. Başımı çevirsem etrafımda sayısız
başarı hikâyesi var. Kitapları çıkıyor, TV’de haberleri yapılıyor, dilden dile
aktarılıyor. Peki, bu insanların benden farkı ne? Ben etten kemiktenim de onlar
çelikten mi? Evrenin gizini mi çözdüler? Normal hayatlarında Clark Kent’ler de
bir anda Superman mi oluyor bunlar? Nedir onları benden üstün kılan? Hiçbir
şey! Onları benden üstün kılan tek şey zihinlerinin hapishanesinden kendilerini
azad etmiş, benimse kendi kendime müebbet hapis cezası kesmiş olmam. Bunu
anladığım an öyle bir zihinsel sıçrama yaşıyorum ki sağduyumun süvarilerini
çağırıp derinlerden bir yerden
“Bundan sonra bu savaşın komutanı benim, anlaşıldı mı
askerler?” diyorum.
“Anlaşıldı haşmetlûm diyorlar.”
“Önümüzde kış şartları ve meşakkatli bir savaş var askerler.
Düşman kuvvetleri her yanımıza yayıldı. Bizi kuşattı. Beynimizin kıvrımlarına
yuvalandı. Bu öyle bir kuşatma ki kim bizden, kim değil, bunu bile ayırt
edemiyoruz. Bundan tezi yok, Vezir-i Sağduyu gece gündüz uyumayacak, nöbet tutacak, siz de onun gösterdiği her
hedefe saldıracaksınız. Bu savaş bizim savaşımız askerler! Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı komutanım!”
Karargâhı kurduğum ve askerleri nöbete tuttuğum için biraz
rahatlıyorum. Artık tek kişilik bir orduyum. Elbette öyle olacağım, hem yakışır
mı “genç dostum”a bir çikolata karşısında kriptona maruz kalmış Superman gibi
etkisiz hale gelmek? Yakışır mı sorarım size? Uzun bir zamandan sonra rahat bir
uyku çekiyorum.
Ertesi gün, uyanır uyanmaz hemen gelen kutusunu kontrol
ediyorum. Henüz bir mail yok! Dayanamayıp, “belki” faktörünü işin içine katıp
kliniği arıyorum. Açıklar. Sevgi Hanım da orada. Mailimi görmemiş ama telefonda
öyle güzel konuşuyor ki benimle, “hemen gelebilir miyim” diye soruyorum, “tabi”
diyor. “Tamam, geliyorum, o sırada siz de mailimi okur musunuz” diye soruyorum.
Ona da “tamam” diyor.
13 Aralık 2008, Cumartesi
Doktorumun kliniğindeyim. Karşısında oturuyorum. Melek
gibi görünüyor gözüme. Tartıyor beni. “Aman diyorum, bana söylemeyin, ne olur!”
Söylemiyor. O gün aslında 132,3 kilo olduğumu çok sonra öğreniyorum. Bir
beslenme programı çıkarıyor bana. Teskin ediyor. Olabilirliklerden bahsediyor
ve zihnimin orta çağında kazanmam gereken savaşlardan. Kafa sallıyorum. O kadar
haklı ki. Ama bu sefer daha güçlüyüm. Çünkü gerçeklerle yüzleştim önceki gün.
Ordumu kurdum, silahlarımı kuşandım, savaş çığlıkları attım. Şimdi savaşın bu
ilk gününde eve dönüp, eylem planları yapmam, savaş stratejilerimi belirlemem
lazım. Dönüşte yine yürüyemiyorum. Belimde korkunç bir sancı. Taksiye
biniyorum. Yolda bir konvoy, bir insan kalabalığı var. Yakından bakıyorum,
süper kahramanların ve medet umduğum süper çözümlerin cenazesini kaldırıyor
belediye. Gülüyorum! O kadar süper değilmişsiniz işte diyorum. Kendi hayatımın
süper kahramanı olma yolunda evime doğru ilerliyorum